PHOTO-2026-10-08-17-25-47

GÖLGE YOKLUĞUN İÇİNDE GÖRÜNÜR OLUR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın Hayalî’nin Hayali, bu kopuşu bir tarih dersi formatından çıkararak sahneden tarihi anlatıyor.

 Burçak Çöllü’nün yazdığı, Yiğit Sertdemir’in yönettiği oyun, 1965’te jübilesini yapan Karagöz ve kukla sanatçısı Hayalî Tacettin Çınar’ın belleğinden 1924 mübadelesine uzanıyor. Tacettin, kendisine emanet edilen eski hikâyeyi anlatmaya başladığında, sahnede geçmiş yeniden canlanıyor.

 

 

SAHNEDE BİR TAŞIMA ARACI: HAYAL

 Oyunun başlığındaki “hayal”, unutulmaya karşı geliştirilmiş bir taşıma biçimi gibi okunabilir. İnsanların kendileriyle götüremediği hayatı, bir başkasının hafızasına ve sahneye emanet etmesi misali... Burada Karagöz geleneği oyunun düşüncesini kuran temel imgeye dönüşüyor. Yokluğun en güzel göstergesi gölge oluyor. Ve o yokluk ilişkisiyle mübadele, sahnede beliriyor. Artık orada olmayan evler, parçalanmış aileler, geride kalmış hayatlar doğrudan sahnede biçimleniyor; ancak anlatıyla, müzikle, kuklayla, oyuncunun bedeniyle görünür kılınıyor. Böylelikle tiyatro görevini yerine getiriyor: Bakabilme biçimini...

 

MEHMET YORGİ’NİN GERÇEĞİ, TACETTİN’İN SESSİZLİĞİ

 

 Hayali'nin Hayali oyunun ana karakterlerinden Mehmet Yorgi ile Tacettin arasındaki bağ, çatışmanın ilk adımı... Mehmet Yorgi, yaşanmışlığın tarafında çiçek açarken; Tacettin yaşanmışlığı yıllar sonra yeniden kurmanın tarafında soluyor. Biri hikâyenin içinden konuşurken diğeri onun anlatıcısı oluyor. Ve oyun belleğin çok da masum olmadığını, zamanı gelince hafızadaki anıları devrettiğini gözler önüne seriyor. Bir kukla bile olsa... Tacettin’in “hayali” bu bakımdan yalnızca kişisel bir düş olmaktan çıkıyor. Bir kuşağın diğerine bıraktığı anlatma görevi. Çocuk Tacettin’in tanıklığı, oyunun zamanını düz bir çizgi olmaktan çıkarıyor. 1965’ten 1924’e gidip gelen çerçeve anlatısı, geçmişi geride bırakmamaya direniyor.

 

SEYİRCİYLE SESSİZ ORTAKLIK KURULUYOR

 Oyunun seyirciyle kurduğu sessiz ilişki, oyunun anlatı yapısını tamamlıyor. Aslında seyirci sessizce sahneye davet ediliyor. Nasıl mı? Kendisine bir karakter seçerek. Kimi  Derviş’te, kimi Mehmet Yorgi’de kendinden ya da kendi ailesinin hikâyesinden bir iz buluyor. Bu, alışıldık anlamda bir seyirci katılımı değil; daha içerden ve daha sessiz bir ortaklık. İzleyici karaktere bakarken kendi hafızasını da oyuna katıyor. Böylece sahnedeki kişilerin her biri seyircinin zihninde başka hayatlarla birleşen birer hafıza eşiğine dönüşüyor. Oyunun topluluk oyunculuğu da bu noktada önem kazanıyor. Her bir karakterin, farklı hayatların aynı tarihsel kırılmadan nasıl etkilendiğini sahneye taşıyor.

 

SEVGİ, KAYBIN ÜZERİNİ ÖRTEMEDİĞİNDE

 

Oyunda farklı kültürlerden insanları birbirine bağlayan unsur sevgiydi. Bir hikâyede sevginin sahici olması kaybın içinden ilişki kurabilmesinden geçiyor. Türk ve Rum karakterlerin aynı anlatı evreninde buluşması, geçmişteki ayrılığı kayıt altına alıyor. Kimlikler acıya mağlup düşüyor ve sevgi her zaman olduğu gibi oyunda da kazanıyor. Hayali'nin Hayali oyununda konuşmanın yerini yer yer müzik, yer yer kukla, yer yer türkü alıyor. Kelimelerin hedeften uzaklaştığında bit türkü imdada yetişiyor veya süsleyici her türlü öğe kelimelerin gölgesinden sıyrılarak bilgiyi duyumsanan bir hafıza haline getiriyor. Oyunun bu öğeleri tarihsel bilgileri seyirciye aktarırken tiyatro izleyicisinin hafızasında vazgeçilmez bir yer ediniyor.

 

PERDE KAPANINCA KİMİN HİKÂYESİ KALIYOR?

 

 

Perde kapandığında mübadele bitmiş olmuyor. Geride, bir hikâyeyi kimin taşıdığı ve kimin dinlediği sorusu kalıyor. Belki de Hayalî’nin Hayali tam burada başlıyor. "Bir zamanlar yerinden edilmiş insanların hikâyesinin, başka bir yerde, başka bir dilde ve başka bir seyircinin içinde yaşamaya devam etmesi."